3 Şubat 2015 - 06:06
Kan Kılıca Galiptir

Paris’te gazeteciler İmam’a: ‘Siz zafere ulaşacağınıza inanıyor musunuz?’ diye sordular. İmam gazetecilere hitaben: ‘Biz şu anda galibiz’ cevabını verdi.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA-Bu günlerde İran İslam İnkılabı'nın 36. yılı kutlanmakta. İnsanlık tarihinin çok önemli bir dönüm noktası olan bu devrimi ve devrimin o büyük lideri merhum İmam Humeynî'yi, onun bilge takipçisi İmam Hameney'in kaleminden okuyalım:

“Bu mücadele müddeti boyunca onun kullandığı bütün yöntemler kendine özgüydü. O kadar özgün yöntemlerdi ki, izleyenlerin hepsi reddediyordu; hatta kendi dostları bile! Bakınız son bir yıl içerisinde hangi yöntemleri kullanmış! Hepsi orijinal ve hepsi hedefi on ikiden vuran oklar gibi, bir tanesi bile ıskalamadı; bir tanesi bile yanlış çıkmadı. Bu da çoğunun yıpratmaya çalıştığı, hata bulmaya uğraştığı bir ortamda oluyordu. ‘Kan kılıca galiptir' bildirisi geldiği gün, Tahran'daki, Kum'daki yakın dostları şüpheye düştüler; acaba bu maslahat mı? Bu caiz mi? Bu bildiri iyi olur muydu? Doğru olur muydu? Bir dağ gibi sağlam durdu ve kanın kılıca galip geldiğini onlar da gördüler. Onun Fransa'ya gittiği gün herkes için şaşırtıcı olmuştu, kimsenin aklına gelmemişti. İran'a dönme kararı aldığı gün herkes endişelendi… ve kimsenin bundan başka türlü bir yargıya vardığını görmedim. Kiminle karşılaştıysak böyle olduğunu gördük. Bütün bu taktikler, bu büyük adamın, büyük rehberin hassas zamanlarda, çeşitli yöntemlerle vurduğu darbelerin hepsi yerinde vuruşlardı. Bunu, mücadelenin kaderi, geçmişi ve zaman bize ispatladı.”

***

“Bizim rehberimiz ve imamımız, o büyük ve azametli ilahî kudretiyle her zaman halkı dikkate aldı. İmam Paris'ten Tahran'a geldiği ilk günlerde –yani o dönemin en hassas anlarında, bütün dünyadaki gözlemcilerin, bütün siyasî izleyicilerin İran'ı asrın en büyük havadisinin odağı olarak gördükleri ve hepsinin ne olacak, olaylar nasıl gelişecek diye merakla bekledikleri o günlerde- daha ilk anlardan itibaren halkın arasına girdi. Seksen yaşındaki ihtiyar adam istirahatini, uykusunu ve güvenliğini halka ve halkın iradesine bıraktı. Siyasetçiler geldiler ve dediler ki: ‘İmam'a söyleyin vaktini bu kadar halka harcamasın, gidip gelmelere, halkla görüşmeye sarf etmesin; izin versin siyasetçiler, düşünürler, akıl sahipleri gelsinler, otursunlar ve büyük siyasî meselelerle ilgili İmam'la sohbet etsinler.' İmam bütün bunlara cevaben dedi ki: ‘Benim siyasetçilerle, akıl sahipleriyle ve ensesi kalınlarla işim yok, benim halkla işim var. Geliyorlarsa halkla beraber gelsinler.' O meseleyi doğru anlamıştı ve doğru teşhiste bulunmuştu. Eğer siyasetçilerle sohbete oturmuş olsaydı, şimdilerde bile biz, Bahtiyar'ın gayrı millî şura meclisinin nutkunu dinliyor olurduk. Geldi, halkla yüz yüze durdu, onunla halk arasında koruma yoktu. Yüz kez, bin kez ‘Canınız tehlikede' dediler, ‘Bırakın tehlikede olsun, ben öldürülecek bile olsam bu milletin faydasına olacaktır' dedi. Koruma olmadan, binlerce insanın karşısında durdu, onlarla sohbet etti. Kadınlar, erkekler ve çocuklar geldiler, çocukları kucaklarından aldı, öptü, okşadı, annelerine-babalarına geri verdi. Halkın arasına geldi, halkla beraber çalışmasını sürdürdü, hesabını halkın üzerine yaptı ve gördüler ki, galip oldu.”

***

“Aziz rehberimizin çok ama çok yalnız olduğu bir gündü. Bu memlekette iki mücadele grubu vardı, ikisi de rehberimizin tezini reddediyorlar, kabul etmiyorlardı. Bir grup rahatına düşkün, masa başında oturan, yatağında istirahat eden türden; oturmaya, yemeye, maaş almaya, beylik yapmaya alışmış; egoistlik ve tekebbürle bir kelime sözü zor söyleyen, milletin üzerine yük olan, siyasî bir harekette bazen bir şeyler söyleyen, ama sorun istemeyenler. Rehberimizin yöntemine muhalif olan bu grup şöyle diyordu: ‘İmam boşuna şahın koluna kanadına takılıyor, şah bu memleketten gidici değil. En azından eğer şahı reddediyorsa saltanatın niyabetini kabul etsin.' İmam sağlam durdu ve şöyle dedi: ‘Her kim bizim şiarımızı kabul etmiyorsa mülakatımıza gelmesin.' İmam Paris'te, ileri gelen siyaset adamlarının yanına gelmeleri iznini, evvela İran'da saltanatı ve padişahlığı reddetmeleri ve mahkûm etmeleri şartına bağlıyordu. Ancak ondan sonra İmam'ın yanına kalkıp gelebilirlerdi. Onlarla sohbet etmeye, müzakere etmeye bile yanaşmıyordu, sağlam duruyordu. Bunlar bir gruptu. Diğer bir grup ise solculuk ve fedakârlık iddiasıyla mücadele meydanında ortaya çıkan aşırılık taraftarı kimselerdi. Bunlar silahlı mücadele taraftarıydılar ve kurtuluşun tek yolunun silahtan geçtiğine inanıyorlardı. Şöyle diyorlardı: ‘İmam boşuna ısrar ediyor, şah  gibilerle bu mücadele zafere ulaşmayacaktır. Boşuna oyalanmayın, silahlı savaş yapılmalı, ellerimize silah almalıyız. Halk genel olarak gönüllü askerler olmalıdır.' İmam'la irtibatta olduğunu düşündükleri herkesin etrafını çeviriyorlar ve ‘Bizi silahlandırın' diye feryat ediyorlardı. Elbette ‘Bizi silahlandırın' diyenler genelde halk kitleleriydi, ama tez, silahlı mücadeleyi şiar edinmiş gruplara aitti. ‘Elinize silah almadıkça, halkı silahlandırmadıkça fayda etmez, şah bu memleketten gitmez' diyorlardı. İmam heyecana kapılmadı, eli ayağı birbirine dolaşmadı, kendi çizgisini kaybetmedi, yolunu sürdürdü. ‘Siyasî mücadeleyle bu rejimi o kadar daraltıp sıkacağız ki, ya intihar ya da firar edecektir' dedi ve gördük ki, bu da oldu. Memleketteki mücadeleci gruplar, İmam'ın tezine muhaliftiler. Esasen mücadeleye karşı olan ve her türlü mücadeleyi mahkûm eden, rahatlık peşindeki fırsatçı gericileri ise geçelim, onları hiç saymayalım. İmam tek başına bir ümmetti: ‘Şüphe yok ki İbrahim, tek başına bir ümmetti' (Nahl Sûresi, 120). Yalnız kendisi bir ümmetti. Sonsuz bir çöldeki tek bir ağacın yalnızlığının görkemiyle tufanlara, kumlara, yakıcı ve sıcak güneşe, susuzluklara galip geldi ve ortamı yeşillendirip güzel kokularla doldurarak ayakta durdu, ve mücadeleyi buraya ulaştırdı.”

***

“Halkla ilgili her bir meselede ve olayda İslamî rehberlik hazır ve nâzırdır; rehberliğin anlamı budur. Peygamber'in (s.a.a.) rehberliği elbette ilahî hidayet iledir… Eğer başında bir imamın olduğu bir toplumumuz olacaksa, bir ümmetimiz olacaksa, bu İmamın kendisine müracaat edildiğinde halkın bütün sorunlarını halletmesi gerekir, halletmelidir, her yerde hazır olmalıdır. Bakın o, mücadele döneminde de böyleydi. İmam nerede bir mesele ortaya çıksa orada hazırdı, insanı başıboşluğa terk ettiği hiçbir durum yoktu. Mesela Abadan'daki Reks Sineması olayı meydana geldiğinde herkes bir şaşkınlık içindeydi: ‘Nasıl bir konum almak gerekir? Ne yapmak lazım? Acaba bu işi devlet mi yaptı? Acaba -ne bileyim- Iraklılar mı yaptılar? Bozguncular mı?' Ansızın herkesten önce İmam'ın bildirisi geliyordu. Daha İran'da olan diğerleri, hatta direnişçiler bir bildiri yayınlamadan İmam'ın bildirisi halkın elinde oluyordu. Mesela bu verdiğim örnekte, unutmuyorum, o vakit biz Cifrit'teydik. Reks Sineması olayında biz Cifrit'te sürgündeydik. Ben vardım, merhum Rabbanî Şirazî (r.a.) vardı, Rabbanî Emleşî vardı, dostlarımızdan birkaçı vardı. Reks Sineması olayı (haberi) bize ulaştı. Biz oturduk, birbirimizle meşveret ettik ve ‘Toplanıp bir bildiri hazırlayalım' dedik. Elbette gizli bir bildiri, yani imzasız, merdiven altı. Bildiriyi yayınlayalım ve -mesela- genel bir imzayla Kum'a yollayalım, orada basılsın ve halk olaydan haberdar olsun, dedik. Oturduk ve aramızda görüş alışverişinde bulunarak bir bildiri hazırladık. Sonra dediler ki, "Burasında sorun var", orasını düzelttik, "şurasında eksik var", o eksiği giderdik. Bizim bildiriyi hazırlayıp daktilo etmemiz ve çoğaltılmamız bir-iki günü buldu. O sırada İmam'ın bildirisi elimize ulaştı, nereye? Cifrit'e. Yani daha hadisenin üzerinden dört-beş gün geçmeden İmam hazırdı, Cifrit'teydi. Mücadele döneminin tamamında bu mesele vardı. Her yerde, gerçekten! Bu şaşırtıcı bir hakikatti, her yerde hazırdı. İnkılâp'tan sonra da böyleydi. İnkılâp'tan sonra bu millet için kader belirleyici olan, bu millet için mesele olan ve İmam'ın rehberliğini gerektiren olayların hepsinde İmam hazır ve nâzırdı.”  

***

“Dün, Paris'te İmam'ın yanında olan aziz kardeşlerden biri bana anlatıyordu. Paris'te gazeteciler İmam'a: ‘Siz zafere ulaşacağınıza inanıyor musunuz?' diye sordular. İmam gazetecilere hitaben: ‘Biz şu anda galibiz' cevabını verdi. Bunu İmam, henüz Şah, Amerika'nın komandolarını getirip halkı katledeceğine inanırken, bunu yapabilmeleri mümkünken ve buna ihtimal de varken söyledi. Bu şartlar altında İmam ‘Biz galibiz' dedi. Neden galibiz? Çünkü yükümlülüğünü yerine getirmiş ve yükümlülüğünü yerine getirmeyi başarmış kişi galiptir.”

***

“Hâlâ hatırımdadır, İmam'ın İran'da saltanatın kaldırılması meselesini söz konusu ettiği gündü. Havastan bazıları, öyle uzaklardan falan değil, yakınlardan bazıları, büyükler... Şu an kim olduklarını söylesem şaşırırsınız. Hatta bunlardan bazıları da Hakk'ın rahmetine kavuştular, ‘Hiç böyle bir şey olur mu!' diyorlardı. Kesinlikle böyle bir şey tasavvur edilemiyordu. Merhum Taleganî bana şöyle söylemişti… ‘Bazen İmam bir şeyler söylüyor, insan 'acaba ne söylüyor?' diye düşünüyor. Sanki hesap onun elinde değil. Sonra bir bakıyoruz onun dediği gibi olmuş.' O, ‘Öngörüleri iyiydi' demek istemiyordu, hayır! Kararlarının realiteye uygun ve doğru olduğunu söylemek istiyordu.”

***

“İnkılâp'ın zaferinden önce, hatta halkın mücadeleye olan teveccühünün ve ilgisinin arttığı bu son yıllardan önce, baskı yıllarında, hiçbir zaman İmam'ın ümidi azalmamıştı. Her zaman gelecekten ümitliydi. Bu ümit, iman kaynaklıdır. Benim arz ettiğim bütün özellikler iman kaynaklıdır, derin ve kuvvetli bir iman kaynaklı. Biri, işte bu ümitli olmaktır. Benim aklımdan çıkmıyor, Feyziye hadisesinin olduğu gün talebeleri vurduklarında, Feyziye'de o feci hadise olduğunda biz orada değildik. "Gidip bir bakalım, olay nedir?" dedik. Feyziye Medresesi'nden kaçabilmeyi başarmış talebelerden, arkadaşlarımızdan birkaç kişi önümüzü keserek, ‘Hayır, dönmeniz gerek! Feyziye Medresesi şu an bir mezbaha, orayı yok ediyorlar' dedi. Bunun üzerine biz de yarı yoldan geri dönmek zorunda kaldık, Feyziye Medresesi'ne gitmedik. Nereye gitmemiz gerektiği üzerinde düşünürken İmam'ın evine gitmeyi kararlaştırdık. O anda caddelerin ve sokakların hali nasıldı, anlatılamaz. O günün hatırası asla aklımdan çıkmadı. Şimdi bu ayrıntılara girmek istemiyorum. Bilahare İmam'ın evine geldik. Güneş batmak üzereydi, namaz için hazırlandı ve evinin bahçesinde cemaat namazı kıldırdı. Oradaki bir grup talebe, evin kapısını kapatmak istiyordu. Satılmışların İmam'ın evine saldırabileceğini düşünüyorlardı. İmam ‘Hayır', dedi, ‘Evin kapısı açık olmalı'. Herkes mustaripti, ben de unutmuyorum, ıstırabın doruk noktasındaydım. O ise kafası rahat, son derece sakin, şaşırtıcı bir sükûnetle akşam ve yatsı namazını kıldırdı. Sonra cemaat namazının kılındığı aynı evin odalarından birine gitti, biz de o odaya gittik… Cellat gibi öldürme kastıyla talebelerin üzerine saldırmışlardı ve onları yok etmeye kararlıydılar. O akşam, önceden belirlenmiş evlere, tanınmış medreselere benzeri bir şekilde saldırmaları ve talebelerin hepsini öldürmeleri mümkündü. Böyle anlaşılıyordu. Bu, daha önce benzeri görülmemiş bir hadiseydi. O korkmuş, mustarip ve rahatsız talebe topluluğuyla İmam on, on beş veya yirmi dakika sohbet etti. Bütün o ıstıraplar huzura ve itminana dönüştü. O gün onun söylediği sözlerden hâlâ hatırımda ve kulaklarımda olan biri şuydu: ‘Onlar gidecekler ve siz kalacaksınız, direnin, onlar bâtıldır.'”

***

Bizim İnkılâp'tan bir alacağımız yok, hiç kimsenin yok. “Müslüman oldular diye sana minnet etmektedirler. De ki: Müslümanlığınızı bana karşı minnet (konusu) etmeyin. Tam tersine, sizi imana yönelttiği için Allah size minnet etmektedir.” (Hucurat Sûresi, 17). Allah Teâlâ bize, bu İnkılâb'ın ön saflarında hareket edip çalışabilme başarısını verdi. Bizler bu İnkılâb'a borçluyuz, bu İnkılâp'tan alacaklı değiliz, ama dünya Müslümanları ve halkımız bu İnkılâp'tan alacaklıdır. Ne mutlu onlar da bu İnkılâp'tan alacaklı oldukları duygusuna kapılmıyorlar ve kendilerini İnkılâb'ın askeri olarak görüyorlar.

Herkes ülkeye ve özellikle de devlet çalışanlarına yardım etmekle yükümlüdür. Bu bir vazifedir. Bu, İmam'ın on bir yıllık bereketli imameti ve müstesna rehberliği boyunca sürekli söylediği sözdür. Şaşırtıcı olan, devletin başında kimin olduğuna bakmamasıydı. Bir keresinde başbakanı tanıtacaktık. Bana, ‘Meclisten kim çıkarsa çıksın onu himaye edeceğim ve savunacağım' dedi. Kimin çıkacağını bilmiyordu, ama ‘Kim gelirse gelsin, hangi hükümet kurulursa kurulsun onu himaye edeceğim' dedi.”

***

“Hiç unutmuyorum, gençlerin ‘casusluk yuvası'nı (ABD büyükelçiliği) ele geçirdiği ve ortalık karıştığı zaman -belki de bir aydan az bir zaman geçmişti- bizim de hacdan yeni geldiğimiz vakte denk gelmişti. Ben, Haşimî ve diğer bir kişi -ismini söylemek istemiyorum- Tahran'dan Kum'a, ‘O ele geçirilenleri (Tahran'daki Amerikan Elçiliği çalışanları) ne yapacağız?' diye sormak için İmam'ın yanına gittik. ‘Kalsınlar mı, kalmasınlar mı, tutalım mı?' Özellikle geçici hükümetin içinde de acayip bir karışıklık vardı -sonuçta yol arkadaşıydık-, onları ne yapalım? Arkadaşlar ‘Durum böyle, radyolar şöyle dediler, Amerika böyle dedi, hükümet yetkilileri şöyle diyorlar' diye açıklama yaptıktan sonra İmam biraz düşündü ve dedi ki: ‘Amerika'dan korkuyor musunuz?' Öyle, gerçek bir soru! Baktım gerçekten soruyor, ‘Amerika'dan korkuyor musunuz?' ‘Hayır' dedim. ‘Öyleyse bırakmayın!' dedi.

Hakikaten insan bu adamın, zahirî ve maddî görkemden, iktidardan ve bu tam donanımlı imparatorluktan gerçekten de korkmadığını hissediyordu. Ondaki söz konusu bu özellik, korkmama ve düşmanın maddî iktidarını dikkate almama durumunu diğerlerine de intikal ettiriyordu!      “

***

“İmam (Hacı Mustafa Humeynî, oğlu) çok bağlıydı, çok seviyordu. Yüce İmam'ın bu hadise (Hacı Mustafa'nın şehadeti) karşısında gösterdiği sabır, onun mübarek çehresini herkesin gözü önünde ay gibi parlattı. Bize haber ulaştığında ben Meşhed'deydim. Gerçekten bazı dostlar inanmıyorlardı, çünkü olay o kadar büyük ve ağırdı. Sonra İmam'ın bu olayı gizli ilahî lütuflardan biri olarak gördüğünü söylediği ve onun açık görüşlülüğünü gösteren konuşma metni elimize ulaştı.”

Kaynak:  Ayetullah Seyyid Ali Hameneî, GÜNEŞ'E ÖVGÜ (İmam Humeynî ile ilgili hatıralar), çev. Nurcan Altun, Feta Yayıncılık, İstanbul, 2013.

Ekler